15 Ekim 2017 Pazar

MEDENİ DÜNYA YANILSAMASI


21. yüzyıldayız.
Dünyaya bir önceki yüzyılı, yani ulusal kurtuluş ve sosyalizm çağını pas geçip, 17. ve 19. yüzyıllardan bakıp buna göre davranmak, akıl alır gibi değil. Yani, kendi varlığını, yaşamının anlamını “medeni - modern – Batı dünyasının parçası” olmakta bulmak… Bu yüzyılda kolay anlaşılır bir şey değil.
*
Değil, bunun bir sürü gerekçesi var. Ama en yakın ve canlı gerekçe, bu anlamın ‘anavatan’ında terk edilmiş olması. Batı dünyası, modernlik denen durumu, adeta tekme-tokat girişip reddedeli çeyrek yüzyılı geçti. Hatırlamıyor musunuz: Modernliği aştık, artık postmodern çağdayız!
Bu ilan, daha düne kadar ağzımıza burnumuza tıkıştırılıyordu. Ne diyorlardı? Sınıflar bitti, ulus-devlet bitti, herkes etnik elbisesinde ve kendi inanç çadırında hür, dünya küresel tekellerin elinde teknik küresel bir köy! Durumu böyle saptayıp davranışlarımızı yönlendiren büyük ahlaki değeri de ellerimize tutuşturmuşlardı: Sen de bundan böyle bırak ulusallığı falan, küresel düşün yerel davran!...
-Ama ya emperyalizm? Mustafa Kemal Atatürk’ün “ya istiklal ya ölüm” diyen büyük onuru?
Bunları sorduğumuzda aldığımız yanıtlar ilginçti: Geçti artık, dünya küreselleşti, dinazorluğun alemi yok!
*
Zaman bakımından daha uzak geçmişe ait gerekçeyi ise, Halil İnalcık, 2006 yılında Ankara Üniversitesi’ndeki açılış dersinde dile getirmişti: “Bu köktenci düşünceler [Aydınlanma düşünceleri] çok yaşamamış, 20-30 yıl içinde gelenekçi Hristiyan düşüncesi üstün gelmiştir.” İnalcık’ın verdiği zaman işareti, 1789 Fransız Devrimi’nden sonraki 20-30 yıl idi; demek ki 19. yüzyılın, yani 1800’lü yılların başları.
Bu çok önemli bir saptamadır.
Batıda bugünkü Batıcı’ların görmek istediği türden bir “saf değerler manzumesi” olmadığını ilan eder. İki yüzyıldan bu yana, Batı’daki herhangi bir iktidar gücünün “değerleri”nin, karşısındakinin “değerleri” ile içiçe geçtiğini söyler. Avrupa’da 20. yüzyılın sonunda, papaların meydanlara inip modern Batı düzenini kutsamaları, kilise mensuplarının iklim değişikliği için kuzey kutbundan küresel çağrılar yapmaları, hoşgörü ve dinler arası diyalogculukla küresel nizama yön verme girişimleri, son iki yüzyıldaki ‘büyük barışma’nın nereye varmış olabileceğini yeterince gösteriyor.
*
Victor Hugo, çok önceden, 1843’te Derebeyleri adlı oyununun giriş bölümüne yazmış: “Şairin vatanı uygar dünya; bu vatanın sınırı, barbarlığın başladığı karanlık ve ölümcül çizgi; bir gün, umuyorum, vatan tüm dünya, ulus insanlık olur”. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan öğrendik ki, Hugo’nun dileği, Tanzimat şairi Şinasi’nin (1826-1871) kaleminden, Batıcı dünya görüşünün sloganı olmuş: “Milletim nev-i beşerdir vatanım ruy-i zemin”. Pekçoğumuz bu sloganı, 20. yüzyılın başında, Tevfik Fikret’in (1867-1915) kaleminden duyduk: “Toprak vatanım, nev-i beşer milletim… insan, insan olur ancak bunu iz’anla, inandım.”
19. yüzyılın şairi, şair-filozof. Sözünün gücü yüksek. Gösterdiği hedef çekici.
Ama bir nokta var ki, üstü örtülü: Bu rüya nasıl gerçek olacak?
*
Bizim çağımızın insanları tarafından en çok duyulan ses, “barbarlık uygarlık tarafından yok edilerek olacak” dedi.
Öğrendik ki, vahşi dedikleri Afrika’da yaşayanlar, barbar dedikleri de bizmişiz, doğu’dakiler. Asya’nın göçebeleri. Tarihin İskitleri ile Moğolları. Türkler. Ruslar. Müslümanlar, Ortodokslar. Bizi yok edecek uygarlık ise Batı’dakiler imiş; Eski Yunanla Roma mirasına çökmüş olanlar, Katolikler ve diğerleri…
*
Madem öyle, doğu’da yerleşik olanlardan biri olarak, teşekkürler istemem beni yok edecek uygarlığı!
Çünkü biz tarihin yaşamak isteyen unsurlarından biriyiz. Ama ilkesi “Batı gibi yaşamak” değil; “biz; yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz... Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır… Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir.”
Batıcılığa sıkıştırılmaya gayret edilen Atatürk’e saygılarımızla…

[Aydınlık, 15 Ekim 2017]

11 Ekim 2017 Çarşamba

MEDENİ DÜNYADAN KOPMAK


Son günlerde ABD ve birkaç Batı Avrupa ülkesiyle yaşadığımız “diplomatik” olaylar, yani bizim devletin başka devletlerle elçilik – konsolosluk eliyle yürüttüğü ilişkiler ve vize gibi bürokratik işler, içinde dostlarımızın da yer aldığı çeşitli kesimlerce şöyle karşılanıyor:
“Medeni dünyadan kopuyoruz. Kopamayız!
Ne demek medeni dünya?
*
Yaşamın penceresinden bakarsak, medeni dünya, belli ki, günümüzdeki Kuzey Amerika ile Batı Avrupa. Amerika’yla Avrupa’nın hepsi değil. İsim isim sayılabilecek üç beş ülke. “Medeni dünyadan kopuyoruz” telaşı, esas olarak ABD ve AB (daha doğrusu bunun patronu olan birkaç ülke) ile eşitsiz, karşılıksız ilişkilerin sürdürülmesi isteği.
*
Buralar medeni dünya ise, demek ki dünyanın kalan diğer coğrafyaları gayrı-medeni dünya. Söz konusu olan dünyanın doğu coğrafyası ise “barbar”, güney coğrafyası söz konusu ise “vahşi”, birazı batıda birazı doğuda olan ‘sınır’ coğrafyaları söz konusuysa buralar da “geri” toplumlar dünyası…
Siyasal olarak konuşulursa, medeni dünyanın demokrasi geleneğine karşı, geride kalmış olanların despotluk alışkanlığı var. Toplumsal olarak konuşulursa, medeni dünyanın yüksek etik değerleri varken, öbürlerinin yükseğini bırak, adeta etik değerler boşluğu var. Gayrı-medeni dünyada yaşayanlar da biyolojik olarak insan elbette ama, insanlık erdemi içinde yer almıyorlar. Biri ak, öbürü kara.
*
Bu durumda medeni dünya, kendi dışındaki insanlara insanlık erdemini taşımak misyonuyla yüklü! Medeni dünya ‘bana ne’ diyebilir mi ki? Bu ona Tanrı tarafından verilmiş yada doğal olarak yüklenmiş kutsal bir misyon; haşa, yapmıyorum ne demek!
*
Medeni dünya’cılığın dinsel emirnameleri var. O emirleri devşirip zamanımıza taşıyanlar, “tarih felsefesi” yapanlar oldu. Zihinlere medeni dünya diktasını yerleştirenler, dünyanın ezici bir bölümünün o medeni dünya tarafından sömürgeleştirilip köleleştirilmesini meşru ilan edenler, bu alanın guruları.
Gökten inmiş insanlar olarak, eski yunana gökten inmiş saydıkları “gnothi seauton’ [kendini bil] emrini yerine getirdiklerine inandılar. Bu soruyu “insan-türü” ve insanlık için sorduklarını ilan ettiler. “Kendi özüm, kendi bilincim ne?” dediler; ama insanlığın değil kendi ait oldukları etnik/dinsel topluluğun özünden büyülendiler. Kendilerinin başkalarına göre üstünlüklerini sıralamaya koyuldular. Bir insanlık hiyerarşisi, kastlaşma yarattılar. İnsanlık için deyip, insanlığı kendileri ve diğerleri diye böldüler.
*
Ne var ki gün geldi, gayrı-medeni dedikleri dünya, bunların sorularını alıp, tastamam onların yaptığı gibi, kendi toplumları ve ulusları için sordu. İşte o zaman pazar karıştı. Türk, Rus, Fars, Arap, Hind, Çin, daha pekçok toplum, kendilerinin tarihteki “öz-bilinç”lerini tanımlayıp ortaya koyunca, çığlığı bastılar. Kendi gelişiminde iç dinamiklerin gücünü keşfedenlere çok ama çok kızdılar. Milliyetçilik! Şovenlik! Irkçılık! İnsanlığı bölen zihniyetler güruhu!
Oysa soru da, soruyu araştırma yöntemi de kendilerinindi! Bunların bir kısmı yüz yıldır, “soruyu bile kendiniz bulamadınız, bizden –medeni dünyadan- aldınız, sizi gidi kafasına düşünce uğramamış zihinler!” diye küfürler edip duruyorlar. Belge’nin 1994’te yayınladığı Alexandre Koyre adlı felsefecinin batıcılık, ulusçuluk, felsefe kitapçığına göz atın, görün.
*
Medeni tarih felsefecileri çok ama çok etkili oldular.
Okuduğunuz kimi köşe yazarlarının “biz ne zaman adam oluruz” sorusu işte bu zihniyetin ürünüdür. “Biz kendi iç gücümüzle demokrasiyi bulamayız, AB’ye çıpa atalım” siyasetçileri de öyle… Şimdi “medeni dünyadan kopuyor, yalnız kalıyoruz diye feveran eden arkadaşınız da…
*
Ne yalnızlığı? Koskocaman gayrı-medeni(!) dünyanın yaptığı gibi, biz de dünyanın tümüne açılıyoruz.
Bu, yine yeni bir zamanın şafağı.


[Aydınlık, 11 Ekim 2017]

8 Ekim 2017 Pazar

BATICI OLMAK

Rusya bize geliyor. Biz İran’a gidiyoruz. Irak ve Suriye ile toprak bütünlüğümüz temelinde aynı safa geçiyoruz. Bir okyanusu aşıp Venezuela’yla, öbür okyanusa doğru Hindistan ve Çin ile birbirimizi ağırlıyoruz. Milli paralarla alışveriş anlaşmaları imzalandığını, ortak çıkarlar için güç birliği yapılacağını duyuyoruz.
Bunlar heyecan verici, güzel gelişmeler.
Dünyanın bunca farklı rengiyle yanyana gelmek, kol kola girmek güzel şey.
*
Yoksa değil mi?
Çünkü gazetelerin çoğu bu haberleri pek az veriyor.
Ünlü gazete ya da çok-tıklı sosyal medya yazanları da bu gelişmelere ilgisiz.
İlgilenmiş gibi görünenlerden ise, önce “despotizm – diktatörlük – tiranlık” mırıltıları yükseliyor. Rusya için “tarihi-jeostratejik düşmanlık” lafları geveleyenler de var, CNN şubesinde “kurtuluş savaşında SSCB’nin TC’ye yardımı öyle pek de matah bir şey değildi” fikriyle sosyoloji-tarih görüntülü kara propaganda programları sergileyenler de… İran için “tarihi-kültürel düşmanlık” yazıları yazmaktan kendini alamayanlara, Irak ve Suriye için ellerinde bir tuhaf “araplık” malzemesi tutup bunlardan kah birini kah ötekini kullananlara rastlamak mümkün. Bu cenah için ne şanssızlık! Venezuela’yla henüz “tarihten bela” bulamadılar; bu başlığı ‘despotluk’ vurgularıyla geçiştirmek zorunda kaldılar.
*
Gelin görün ki işleri zor.
Tarih işliyor. Gelinen noktada “tarihten belalı” tezi yetersiz kaldı.
Makul insanlardan “tarihse tarih, artık zaman değişti, biz yarına bakalım” lafını duydukça, yaptıkları şeyin laf kalabalığı olduğu ayan beyan ortaya çıkıyor. İşte o zaman işin aslı dudaklardan dökülüveriyor:
“Ben Batıcıyım kardeşim!”
*
Batıcı!
Yani dünyanın çok renkli ülkeleriyle değil de, Avrupa’nın aynı rengin tonları olan İngiltere, Fransa, Almanya’sıyla, Atlantik ötesinin de ABD’si ve Kanada’sıyla iş tutmak yanlısı. Yani, kuzey Atlantik örgütü NATO’da ve/veya Avrupa örgütü AB ile birlikte olmaktan yana…
Açıkça söylenirse, çağımızda “emperyalizm” denen dünya talanı sisteminin gönüllüsü olmak durumu… Bunların verdiği silahlarla, açıktan vekil askerleri olan bölücü etnikçiler gibi. Türkiye’yi, Irak ve Suriye’ye yaptıkları gibi ateşe atıp eritmek için gayret edenlerin cephesinde olmak…
Öyle mi!?
*
Lafı uzatmaya gerek yok, öyle!
Öyle olmadığını savunan Batıcı, kendi derdinin “değerler meselesi” olduğunu söyler.
Aslına bakarsanız, Batı, kendi felsefesinin ürünü değer’leri sıralamış; üstüne bunları bir de “evrenseldir” diye ilan etmiş. Bizim Batıcı da hem bu değerleri hem bunların evrensellik iddiasını kabul edip, evrenselin parçası olarak kurtuluşa ereceğimiz hülyasında erimiş.
Şimdi NATO’culuğuyla ve AB’ciliğinin hesabını veremiyor. Bu hesabı veremeyince, “Erdoğan diktatörlüğüne karşı olmak” mazeretinin ardında sağa sola saldırıyor.
*
İktidara muhalefeti, Batıcılık ile örmek…
Ülke içinde, emperyalizmle elele iş görmek…
İster laikim de, istersen şeriat diye haykır; ister Türkçüyüm de, istersen Batıcıyım de, bu pozisyonu destekleyecek hiçbir yüksek değer yok.
*
Görünüyor ki, şu’cu bu’cu olmak çok da zor değil.
Bir tek Türkiye’ci olmak mı bu kadar zor?


[Aydınlık, 8 Ekim 2017]

3 Ekim 2017 Salı

71 Sayılı Kararname


Pazar günkü yazımda, 12 Eylül rejiminin “ülkeyi sekiz bölge valiliğine ayıran bir kararname çıkarmayı bile başardığı”nı yazdım. “Yok öyle şey” diyen de oldu, “nedir bu” diye soran okuyucular da.
71 sayılı kararnamenin kısa öyküsü, sondan başlayarak şöyle yaşandı.
*
28 Temmuz 1984 günlü Resmi Gazete’de bir yasa yayımlandı. Başlığı “Bölge Valiliği Hakkında 71 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Reddine Dair Kanun”, yasa sayısı ise 3036 idi.
Kararname, bölge valiliklerinin bir yıl içinde kurulmasını öngörüyordu. Bunu yapamadı. Çünkü kendi ömrü yalnızca sekiz ay olmuştu. Kararnameyi kaldıran yasa çok kısaydı. Diyordu ki, 4 Ekim 1983 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan Bölge Valiliği Hakkında düzenlemeyi tümden yürürlükten kaldırıyoruz.
*
Bu konuda TBMM’deki üç parti Turgut Özal’ın Anavatan Partisi (ANAP), Necdet Calp’in Halkçı Parti’si ve Turgut Sunalp’in Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) anlaşmışlardı. İçişleri Komisyonu ile Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, oybirliğiyle, kararnamenin ortadan kaldırılmasına karar vermişlerdi.
*
TBMM Genel Kurulu’nda HP adına konuşan Hüseyin Aydemir, bölge valiliği kurmanın anayasaya; idare hukuku ilkelerine; memleket gerçeklerine aykırı olduğunu söylüyordu. Anayasa devletin il esasına göre kurulmasını emretmişti; dolayısıyla ayrıca bölge kademesi yaratılamazdı. İdare hukuku ilkelerine aykırıydı; ihtiyaç yatırım – hizmet – güvenlikte eşgüdüm ihtiyacıydı, bunun için yetki genişliği ilkesi kullanacak bir kademe yaratmak zorunluluğu yoktu.
Diğer iki parti grup adına konuşma almamıştı.
Kendi adına Sivas Milletvekili Ahmet Turan Soğancıoğlu, hem komisyon değerlendirmelerine hem de HP görüşüne katılıyordu. Bu kararnamenin idare geleneklerimize aykırı olmanın yanısıra kırtasiyeciliği de artıracağını söylüyor ve ekliyordu: “Bölge valiliği, bir nevi federatif sisteme esas teşkil eder, zemin teşkil eder”.
Kendi adına söz alıp konuşan ikinci ve son kişi, Ankara Milletvekili Kamil T. Coşkunoğlu idi. Diyordu ki “bölge valiliği bölücülüğü ihdas etmez, bölücülüğü önler”. Ama ortak bir karara varılmıştı ki, Coşkunluğu bu iddiasını çok uzatmayıp başka bir gerekçe ileri sürüyordu. Ona göre bu kararname MGK’ya aitti ve Anayasa’nın geçici 15. Maddesi MGK kararlarının anayasaya aykırılığı iddia edilemez diyordu. Tamam, kararname kaldırılacaktı; ama bu kararın gerekçesi anayasaya aykırılık olamazdı; bunu hatırlatıyordu.
*
71 Sayılı Kararname, ülkeyi 8 bölgeye ayırmış ve her birinde bir valilik kurmuştu.
Kurduğu şey yönetim ilkesi bakımından “mahalli idare” değil, “merkezi idare” idi. Yani bölge valiliğinde, bölge halkının seçeceği bir bölge meclisi olmayacak, bölge valisi seçilmiş kimse olmayacaktı. Valiyi de bölge idaresinin memurlarını da merkezi idare atamayla görevlendirecekti. Bu devlet için idi. Yatırım ve hizmetlerde verimlilik, güvenlikte etkinlik!
Rasyonalite!
Ama bu sınırları bir kez çizdikten ve kurumlarını yarattıktan sonra, işleyişini meclisli ve seçimli valili bir bölge “mahalli” idaresine dönüştürmenin önündeki engel ne!?... Muhtemelen böyle düşünüp “olmaz” diyenler de devlet için konuşuyorlardı. Onlar bu ‘rasyonalite’nin gerekçesini geçersiz ilan etmişlerdi. Hareket noktaları ‘gerçeklik’ idi; gelenek ve gelecek ekseninde yürüyorlardı.
Tarihsellik!
*

Devlet ve yerel yönetim meselelerinde hep bu iki yaklaşım çarpıştı. 
Bugün şansımız, gelenek ve geleceğe, gerçekliğe odaklanmış tarihsel anlayıştaki isabete çok sayıda örneğimiz olması. 
[Aydınlık, 4 Ekim 2017]

1 Ekim 2017 Pazar

“BÜtÜNŞEHİR” YANLIŞINDA ISRAR ETMEK


Türkiye’yi federasyon tipi devlete sürüklemek isteyenler, hiçbir zaman er meydanına çıkıp konuşmadılar. Kimisi verimlilik adına, kimisi planlama adına konuşmayı, kimisi de ‘çağdaş dünyada en iyiler’den dem vurmayı seçtiler.
*
Bu hedefi uygulamaya geçirmek isteyenler, en uzun adımlarını 12 Eylül 1980’den sonra attılar. Yalnızca “yerel yönetimleri güçlendirmek” lafazanlığıyla yetinmediler. Büyükşehir belediyeleri kurmaları birşey değildi. Ülkeyi sekiz bölge valiliğine ayıran bir kararname çıkarmayı bile başarmışlardı. Bölge valiliği kuran kararname yasalaşamadı; yürürlükten kaldırıldı.
*
1990’lı yıllarda öne atılan fikir, il özel idarelerini güçlendirmek oldu. Ama öyle sıradan bir güçlendiriş değil. Zaten yerel yönetim türlerinden biri olan özel idareleri, illerde valilerin yetkilerini de üstlenecek hale getirmek niyeti.
Öyle ki, kısa bir süre içinde valiliklere gerek kalmasın; illerde valilikler ve kaymakamlıklar kaldırılsın; böylece iller merkezin taşra kuruluşu değil il halkının özyönetimleri olsun… İl özel idareleri böyle bir dönüşümden geçirilirse, merkezce atanan valilerin yerini, elbette ‘seçimli valilik’ alacaktı. Sonuçta, yalnızca Türkiye’nin değil Osmanlı Devleti’nin de üzerinde yükseldiği “il sistemi”, yerini “eyalet sistemi”ne bırakmış olacaktı.
Olmadı; fikir atıldığı yerde kaldı.
*
2000’li yıllarda bölgeselleşme - federasyonlaşma baskısı, Avrupa Birliği serinliğiyle sürdü. Bölge kalkınma ajansları, belediyeleri Anayasa’ya aykırı olarak ‘idari ve mali özerk kuruluşlar’ diye tanımlayan belediye yasaları, belediyelerde etnik-dillerin kullanılması, merkeze ait görev ve yetkilerin belediyelere devredilmesi için “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” adlı yasa hazırlıkları, aldı başını gitti.
Temel Kanun düştü. İçindeki parçaların kimileri yürürlüğe girdi. Ama bu işin özü uygulamaya geçirilemedi. Yani, devletin merkeziyetçilik esasına göre kurulmasına son verilemedi. Yeni ilke, ademi merkeziyetçilik esas kılınamadı. Böylece eyaletleşme hedefi yine başka bir sonbahara kaldı.
*
2010’lu yıllarda eyaletçiler başka bir fırsat gördüler. Yapıyı, büyükşehir modeliyle değiştirmek fırsatını…
Denemesini İstanbul ve Kocaeli’nde yapmışlardı. Büyükşehir belediyesinin sınırları, bu illerin sınırlarıyla aynı yapılmıştı. İki ilin alanında 3 idare olmuştu. Merkezi idarenin kendisi olarak valilik; ilin yerel yönetimi olarak il özel idaresi; yine ilin yerel yönetimi olarak büyükşehir belediyesi.
Bir ilde üç idare çok fazla.
Olan özel idareye oldu; tarihe karıştı.
*
2012’de yasayla, 2014’te seçimler sonunda, bu model yayıldı ve 30 ili kapladı. Bu tarihe kadar yalnızca ilin merkezindeki şehirde yetkili olan “Büyükşehir Belediyesi”, ilin tümünde yetkili oldu. Hukuken ayrı bir adları yok. Uygulamada bunlara “BüTünşehir Belediyesi” dedik. “İl-Belediyesi” de diyebilirsiniz.
Toplam 81 ilin 30’unda il özel idareleri kaldırıldı.
Belediyeler o kadar genişlediler ki, belediye olmaktan çıktılar. Öyle ya, belediye ‘şehir/kent’ büyükşehir de “metropolitan şehir/kent’ yönetimidir. Oysa bu değişiklik belediyeciliği “şehir”den aldı, “alan yönetimi” ya da “bölgesel yönetim” haline getirdi. Belediyelerin adı kaldı; özü ortadan kalktı.
*
Şimdi gazetelerde küçük haberler var.
Ülkenin tüm illerinde bu modele geçileceği yazılıyor.
Bu doğruysa, olan şudur:
Büyükşehir belediyesi modeli kullanılarak, Türkiye, merkezi il idaresinden yerel il idaresine evrilecek. Bunun son adımı, merkezi il idaresinin, valilik sisteminin ortadan kaldırılmasıdır; alan-bölge yönetiminin “yerel”lere terk edilmesidir; yani devletin eyaletleştirilmesidir.
*

Türkiye’nin çıkarlarına köklü biçimde aykırı sinsi baskılara karşı duyarlı olmalı…
[Aydınlık, 1 Ekim 2017]

İlgili makale: Büyükşehir belediyeciliği bitmiştir
İlgili makale: BüTünşehircilik kaç sandalye kırar?