12 Aralık 2017 Salı

Yaptırım – Sanctions ve Bizim Halimiz


Yaptırım Türkçe. Ama Türkçe’de bir “terim” olarak tarihsel geçmişi yok. Taşıdığı anlam, İngilizce’deki karşılığından geliyor. İngilizce’de buna ‘sanction’ diyorlar. Terim olarak bizim ‘yaptırım’ sözünün geçmişi, “sanction” sözcüğünün geçmişinden ibaret.
*
İngilizce sözlük, bunun 15. yüzyılda ortaya çıktığını ve o zaman kilise emirleri anlamına geldiğini yazıyor. 17-18. yüzyılda resmi devlet kararlarının onaylanması anlamında kullanıldığını, ‘onaylama’ anlamının 20. yüzyıla kadar geldiğini söylüyor.
Bu yüzyılda sözcüğe ikinci bir anlam yüklenmiş; böylece ortaya “uluslararası hukuka uygun davranmayan bir devlete uygulanan ekonomik yasaklamalar” anlamı çıkmış. O zaman üçyüzyıl süren ‘onaylama’ anlamı silinmeye başlamış ve kullanımdan çekilmiş. Genel olarak da çoğul halde kullanmaya başlamışlar, sonuna ‘ler/lar’ demek olan “s” eklenmiş, ortada ‘sanctions’ lafı kalmış.
Sözlük, lafın günümüzdeki anlamını yazmıyor. Bunu biz ekleyelim.
Zamanı net kılalım diye söylersek, 21. yüzyılda santions / yaptırım, (1) uluslararası hukuka uygunluk şartını gözetmeden (2) bir devletin başka bir devlete, başka bir devletin şirketine, başka bir devletin vatandaşı olan bir gerçek kişiye karşı ekonomik yasaklar koyma, (3) bunları izleme, (4) yasağına uymayanı yakalayıp ceza kesme işi anlamına geliyor.
*
Yaptırım uygulayanların, yani yaptırımcı devletlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor: ABD, AB, Kanada, Avustralya. Dünyanın geri kalan 200 ülkesi, bu ‘yaptırım’lara açık haldeler. Rusya gibi tek tük örneklerde bunlara “karşı-yaptırım” ilanı görülse de, anlı-şanlı insan hakçılar ile kibirli devletler hukuku uzmanları dahil kimseden ses çıkmıyor.
Dünya genelinde hukukun gücünden dem vuranlar dillerini yutmuş gibiler. Devir güçlünün etrafta yulardan boşalmış halde koşturma devri…
*
Türkiye olarak bize karşı ilan edilmiş “yaptırım” yok; ama yaptırım dünyasının geniş daireler çizen kılıcı bize dönmüş bulunuyor. Şimdi New York’ta, Türkiye üzerinde 17/25 Aralık rüzgarı estiren Amerikan mahkemesi, işte bu tür yaptırımların, yani Amerikan hükümetinin yaptırımlarının ihlal edildiği gerekçesiyle ‘yargılama’ yapmaya çalışıyor.
*
Bu konu ticaret hukukunun estetik konularından biri olma boyutunu çoktan aştı. Hukuk, uluslararası ilişkiler, siyaset, yönetim, devlet bilimleri bakımından, bizim egemenlik haklarımız ve dünya barışı bakımından enine boyuna ele alınmayı bekliyor.
Bu, tek tek kişilerin altından kalkacakları işlerden değil.
Bu son model yaptırımlar ve böyle işler yapılıp yapılamayacağı üzerine, herhangi bir forum, sempozyum, çalıştay, vb. yapılmasına kimsenin gerek görmemiş olması, sizce de tuhaf değil mi?
Bakanlar ve yardımcıları, rektörler ve dekanları, başkanlar ve müdürler, TÜBA’lar, YÖK’ler…
Yöneticiler ve kurumsal irade nerede?
*
Dünya ve emperyalizm durmadan başka görüntülere bürünüp dururken, “dünya analizi” yapmadan lafa başlamayı aşağılayan entelektüel siyaset geleneğimiz nerde?
*
Herhangi bir kavramı, mekanizmayı, işleyişi, her ne ise, toplum için önemli olan birşeyi akademik, hukuksal, siyasi masalara yatırmak için ne bekliyoruz? Böyle akıl işleri yapmak için birilerinin ehem – mühim ayırımı yapmasına; konu belirlemesine; birilerinin proje finansmanı sağlamasına bu kadar mı alıştık?
Bunca üniversite, oda, sendika, dernek, vakıf, siyasi parti, koskocaman devlet kurumları, Türkiye için ve Türkiye’den bakarak gerçek bir araştırma gündemi oluşturma yeteneğinden bu kadar mı yoksun hale geldi?
Yıllardır sorun çözmeye odaklanmalıyız fetvaları verildikten sonra bu seyir hali ne?

Herkes mi sosyal medya peşinde?

[BAG, Aydınlık, 10 Aralık 2017]


6 Aralık 2017 Çarşamba

Yaptırımlar: OFAC ve Emperyalist Ekonomik “Zor”lama


Amerika’nın New York kentinde, bu ülkeye ait bir mahkemede adı önce Amerika Zarrab’a karşı, sonra Atilla’ya karşı olan bir dava görülüyor. Türkiye’yi yargılamaya soyunmuş bir mahkeme; ama yeri Amerika, mahkeme Amerikan, yargı dayanakları Amerikan kararları olan bir tuhaf mahkeme.
Bu mahkeme, Amerika’da değil, Türkiye’de yaşayıp iş yapan Türk vatandaşlarını yargılıyor. Üstelik yargılamayı da doğrudan doğruya ve yalnızca kendi yasalarına dayanarak yapıyor. Malum, yalnız biz değil dünya hayretle izliyor.
*
Mahkemenin konusu, Amerika’nın İran’a karşı ilan ettiği yaptırımlarının bizim vatandaşlarımız ve kurumlarımız tarafından ihlal edilmiş olması. Yaptırımlar Amerika’nın, uluslararası değil. Türkiye bu yaptırımlara ortak olacağına dair bir niyet açıklamış ya da ortak bir belgeye imza atmış da değil. Ama Amerika yaptırımlarını yaptırma mahkemesi kurmuş.
Yargı tuhaflığı ortada.
*
Peki, bu yaptırımlar meselesi nedir?
*
Eskiden, ambargo lafı vardı. O zamanlar, mal ticaretinin asıl olduğu zamanlardı. Amerikan iktidarları istedikleri ülkelere istedikleri mallar için ambargo koyar, kendisi yeterli gördüğünde ambargoyu kaldırırdı.
Şimdi, yaptırımlar var. Amerika durmadan ona buna yaptırım ‘koyuyor’. Aynı ambargo gibi, ama bu sefer ki hem mal ticaretini, hem mali işlemleri, her türlü ticari işlemi kapsıyor. İlgili gördüğü devletleri, şirketleri, kişileri listelerle ilan ediyor; bunların ticaretini, işlemlerini, seyahatlerini, neredeyse nefes almalarını yasaklayıp peşine düşüyor, mal varlıklarını dondurup el koyuyor, yapabilirse hapse atıyor. Filmvari başka bir sürü şey…
*
Yaptırım siyasetinin pratikteki yöntemi “listeleme”. Birleşik, sektörel, şirketleri ve kişileri gösteren, “özel olarak düzenlenmiş uyruklar ve bloklanmış kişiler” (SDN’ler), listeden çıkarılanları sıralayan ve başka başlıklı listeler ve listeler…
Bu listeleri, ABD Hazine Bakanlığı hazırlıyor. Hazine Bakanlığı içinde yaptırımlar siyaseti “Office” adı verilmiş birimlerce, bunların geliştirdiği ve ABD Başkanı kararnamesine bağlanmış siyasetin uygulaması ise “bureau” adıyla anılan birimlerce yapılıyor.
Yaptırımlar siyasetinin sahibi OFAC. Açık adı The Office of Foreign Assets Control, Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi. OFAC, üç ofisle birlikte iş görüyor. İstihbarat ve Analiz Ofisi (OIA) ile terörün finansmanı ve mali suçlar ofisi, varlık haklarına el koyma işleri ofisi var. Bunların dördü birden ‘Terörizm ve Mali İstihbarat İşleri Ofisi’ olarak çalışıyorlar.
*
Yaptırım siyasetinin merkezinde yer alan OFAC, 1940’ta ikinci dünya savaşı için yaratılmış ‘Yabancı Fonları Kontrol Ofisi’nin (FFC), 1950 yılında görev alanı ‘düşman mallarını bloklama, ticari ve mali işlem yasaklamaları koyma’ diye genişletilmiş soğuk savaş versiyonu. Büyük serpilişi, 1980’lerle birlikte, küreselcilik ideolojisi sayesinde olmuş bir kurum.
*
OFAC ürünü yaptırımlar, şu anda aktif olarak 26 ülkede iş yürütüyor. Bunlardan 6’sı 2008, 2010, 2015, 2016’da, geriye kalan 20’si 2017 yılında başlatılmış. İçinde Balkanlarla, Irak’la, Lübnan’la, Rusya’yla, Venezüella, Yemen ile ilgili yaptırımlar ve İran, Kuzey Kore, Libya, Somali, Güney Sudan yaptırımları gibi başlıklar bulunuyor.
Liste çok şey anlatıyor. Yaptırım konusu ülkelerin çoğu, aynı zamanda üzerinde işgal ateşleri yakılan ve zamanın bir noktasında bölünmeye uğrayan ülkeler… Yaptırım şiddeti altındaki şirket ve kişileri buraya almak ise olanaksız. İlgili okuyucuların bunlara internetten erişmeleri gerekecek.
*
OFAC’ın, “hedef olarak belirlenmiş yabancı ülkelere ve rejimlere… karşı” ekonomik yaptırımlar, bunların varlık haklarına el koyup dondurma işleriyle görevlendirildiği görülüyor. Bütün bu işlerin anlamını ise “ABD ulusal güvenliği ve dış politikası temelinde” sözü gösteriyor.

Yaptırımlar, Atlantik rejiminin soğuk savaş ile küreselcilik bireşimi olan son güncel aracı. Dünyayı şiddet yoluyla dize getirmek isteyenlerin, “iktisadi zor” parçası olarak tarihe geçecek.

[Aydınlık, 6 Aralık 2017]

3 Aralık 2017 Pazar

Yaptırımlar Mahkemesine Reddiye


Amerika Birleşik Devletleri, öz-hakiki ulusal çıkarlarına çok ama çok bağlı bir ülke.
Dünyanın hangi köşeciğinde olursa olsun, birilerinin, onun çıkarlarına uygun davranmadığını gördüğünde ‘bize her yol mubah’ anlayışına sahip. Bu anlayışa dayanan siyasetleri, Irak’ta tanık olduğumuz gibi ‘nükleer silah üretimi var’ diyen sahte raporlamalarla da güdülebilir, açık askeri işgallerle de. Bu siyaset sinema, ödülleme, eğitim seferberlikleriyle de örülür, adam kapmacalarla da.
Yaptırımlar ise, artık, akan suları durduran Amerikan ulusal çıkarları düsturunun ayrılmaz bir parçası. Bu devletin dünya üzerinde, gerek gördüğü yer ve zamanlarda kendi kurullarıyla falanca ülkeye gıda filancaya ilaç ambargosu, filanca ülkeye ticaret yasağı, falanca ülkeye bankacılık yaptırımları uygulaması sıradan işler.
*
Yaptırımlar ilginç.
Amerikan devleti bireyler için de şirketler için de, doğrudan ve topyekun devletler için de ‘yaptırım’ ilan edip uygulayabiliyor. Yaptırımları belli bir sektör ya da bir sektörün belli bir alt dalı için ilan edebiliyor. Süre koyuyor ya da koymuyor. ‘Yaptırım’ı hangi ‘ulusal çıkar’ı için başlattıysa, yine kendine göre o çıkarı elde ettiğini düşündüğü zaman ortadan kaldırıyor.
Bütün bu süreçte hiç kimse dönüp bu devlete ‘ne yapıyorsun’, ‘neden yapıyorsun’ diye sormuyor. Kimse insan haklarından, egemenlik haklarından, dünya barışından söz etmeyi akıl edemiyor. Ne başka bir devlet, ne devletlerin ortak evi Birleşmiş Milletler…  
Herhangi bir mağdur devletin kendi ülkesinde ve mahkemesinde bu yaptırımlara karşı mahkemeye gittiğini duymadık. ABD sınırları içinde, Amerikan mahkemelerinde dava açıldığına da rast gelmedik. Uluslararası arenada ‘ceza mahkemeleri’, ‘insan hakları mahkemeleri’, ‘tahkim kurulları’ var elbette. Ama ilginç, bu mahkemelerin cümlesi, böyle bir hak arama bakımından “yetkisiz” görülüyorlar ki, onlar da akla gelemiyor.
Köpeksiz köyde değneksiz dolaşmak gibi bir şey!
*
Yaptırımlara karşı yaptırım yok. 
Ama ABD’nin yaptırımları yaptırıcı mahkemeleri var.
ABD, kendi ulusal çıkarı için kendi başına ilan ettiği yaptırımları, kendi ülkesinin mahkemelerinde güvenceye alabiliyor. Son günlerde gördüğümüz üzere, İran için ilan ettiği yaptırımları, Türkiye gibi uygulama yükümlülüğü olmayan başka devletlerin vatandaşlarıyla devlet kurumlarını, Amerikan savcılığının kararıyla ABD’de tanık – sanık sandalyelerine oturtabiliyor.
Hem de ortada savaş gibi, seferberlik gibi, afet gibi hiçbir olağanüstü durum yok iken…
*
Bu acayip hukuksuzluk ve dengesizliğe karşı, ne Batı dünyasında ne de bizde bu dünyanın ayak izlerinden giden anlı şanlı uluslararası ticaret ve devletler hukuku bilgelerinden ses seda var!
Mahkeme sahnesini, böyle bir muameleye uğrayan Türkiye’den siyasetçi, gazeteci, vb. unsurlar dolduruyorlar. Adeta bir Hollywood filmi içine girmişçesine etrafta uçuşuyorlar. 
Trajikomik manzaralar!
Gerçekte ise, bugünlerde o NewYork mahkemesinde olup bitenlerin seyri, bundan onbeş yıl önce Irak’ta geceler boyu süren bomba ışıklarının seyrine benziyor. O haksız bir savaşın işgalin seyriydi, bu da haksız ve yetkisiz bir mahkeme oyununun seyri.
*
Elbette seyre dalmayacağız.
Doğru şu ki, Türkiye’nin İran’ın ticaret ve bankacılık sistemine dönük herhangi bir yaptırım kararı olmadığı gibi, bu açıdan ABD yaptırımlarına uygun davranmak yükümlülüğü de olmadığına göre, Türk vatandaşları ve Türkiye için, bu mahkeme, hem ulusal hem uluslararası hukuk bakımından yok hükmündedir.
Türkiye, hem kendi egemenlik hakkı hem de adil bir dünya için, yaptırımlarla mağdur edilmiş diğer ülkelerle ve gerçekten hukuktan yana olan herkesle birlikte, bu haksız ve yetkisiz mahkemeciliğe karşı sesini yükseltmelidir.

[BAG, Aydınlık, 3 Aralık 2017]

29 Kasım 2017 Çarşamba

SAKIN DEVLETİ ÇÖZME!


Başlangıcını bulmak zor, o kadar eski ki, “köy çeşmesine bile Ankara mı karar versin!”; “halka güvenmek lazım, neden güvenmiyorsunuz”, “buna yetki kıskançlığı derler” gibi lafları çok uzun zamanlar duyduk. Derdimiz aşırı merkeziyetçilik”, “Türkiye Ankara’dan yönetilemeyecek kadar büyük!” Böyle lafları da…
Bunlar hep aynı şeyi isteyen laflardı: Merkeziyetçilikle olmaz.
Peki, ne yapalım? Cevap merkeziyetçilikten vazgeçelim idi.
*
Öneri sahipleri, fikirlerini böyle basit ve açık dile getirdiler. Çözümleri de basitti. Çoğumuzun aklında, günlük işlerde hız kazanmayı ve daha isabetli kararlar vermeyi sağlayacak uygulama dünyasını canlandırdılar. Mesele buysa hak vermemek ne mümkündü!
Peki ama, mesele uygulamayla sınırlı idiyse, konuyu neden başlıca yasalarda da değil, Anayasa’da değişiklik isteyecek kadar yükseklere taşıdılar?
“Aşırı merkeziyetçilik” lafına yaslanıp meseleyi uygulamadaki sorunları çözmekten ibaret olduğu izlenimi yarattılar. Çünkü kamuoyu desteğine muhtaçtılar. Bu yolla o desteği topladılar. Gerçekte istedikleri şeyi daha sonra ilan ettiler.
Devleti değiştirmeli! Merkeziyetçilik ilkesinden vazgeçmeli!
*
Oysa merkeziyetçilik ilkesinden vazgeçmek demek, Türkiye’de devleti çözmek demektir.
Bu da basit:
Bizde, bakanlıkların tek tek tüzelkişiliği, yani özerklikleri yoktur.
Bizde, mülki idarenin de, yani taşra idaresinin, başka deyişle illerin ve ilçelerin, yine başka deyişle valiliklerin ve kaymakamlıkların ayrı ayrı tüzelkişilikleri yoktur; özerklikleri yoktur; bunlar da bakanlıklarla birlikte devlet tüzelkişiliğinin parçasıdır.
Devlet, bakanlıklar ve mülki idare toplamı olarak tek tüzelkişiliktir; tek hazineli, tek personelli, tek iradelidir. Kaynağı ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.
Yıllardır çözülmek istenen yapı buydu.
Adımlar da atıldı. Merkez Bankası bağımsız, ekonomi-maliye alanında en temel işler BDDK, EPDK, vb. üstkurullaşmayla özerk kılındı. Daha fazlası istendi; şimdiye kadar ne isabet ki olmadı.
İstenen şey, ABD’nin yönetim sistemi gibi, her bir bakanlık ayrı ve her bir valilik yine ayrı olsun, her birinin kendi tüzelkişiliği olsun, her biri özerk olsun; böylece sözde aşırı merkeziyetçilik gerçekte ise merkeziyetçilik ilkesi sona ersin…
Anlamı ise, merkezi idarenin çözülmesinden ve üniter devlet düzeninin sona ermesinden ibaret…
*
Artık ortada köyün çeşmesine bırak da köy karar versin’ciler pek yok. Aşırı merkeziyetçilik ağıtları yakanların da sesi soluğu duyulmuyor gibi.
Ama 1980’lerde başlayan devleti küçültmelerden, özelleştirmelerden, özerkleştirmelerden yana çok adımlar atıldı.
Bugün ise çok çarpıcı iki durum daha var.
Birincisi, bunların yukarıda yazdığım “çözüm”leri, yani devlette özerkleştirme formülü, tepkiler üzerine daha sonra metinden temizlense de, yeni kurulan İYİPARTİ’nin taslak programında bir kez daha görücüye çıktı.
İkincisi, daha önemlisi, 16 Nisan 2016 anayasa referandumundan sonra devlet idaresi, değişim-dönüşüm masasına yatırılacak noktaya gelindi. Siyasetin ve bürokrasinin masalarıyla rafları, küreselci ultra-liberallerden kalma özerkçi raporlarla, odalarıysa hiçbirimizin tam olarak tanımadığı sorumluluk sahibi olmayan yetkisiz danışmanlarla dolu.
Devletin reformu, kapanın elinde kalacak işlerden değil.
Özenli ve çok dikkatli olmalı.
En başta iktidarın kendisi.

Ve hepimiz.

[BAG, Aydınlık, 29 Kasım 2017]

26 Kasım 2017 Pazar

KAMU YÖNETİMİ PROJESİ


Yıllardır süregiden kamu yönetimi reformu konusu önemli.
*
Küreselciler bu işe büyük önem vermişti. Çünkü ulus-devleti çözmek, kamu yönetimini yani devlet idaresini çözmeden olmazdı.
IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği, OECD, bunların etrafında dönen fonlar, sivil toplum denen projeci dernekler, vakıflar, inatçı bir süreklilikle iş gördüler. Sosyal - ekonomik etüd dernekçiliği, izleme platformculuğu devreye alındı. Hangi sempozyuma baksanız, hangi raporu elinize alsanız, bu çevrelerin damgaları ya da izleri vardı. Raporlar, eylem – etkinlik listeleri halinde bürokrasinin masasına yerleştirilmiş, sahiplerinin ‘kolay takip sistemi’ne bağlanmıştı. Uygulama başlamıştı, ama bunların bir bölümü yasa değişikliği gerektiriyordu. 2005 yılı civarında ve sonrasında, gereken yasaların büyük bölümü çıkarıldı. Daha ilerisi Anayasa değişikliği gerektiriyordu. İşte orada büyük ölçüde takıldılar.
Bunları hep birlikte yaşadık, gördük.
*
Bu arada, 2008 yılından başlayarak, küreselcilik çöktü.
Aynı yıl bizim IMF ile ilişkilerimiz kesilip atıldı. Yine aynı yıl, 1994’te kurulan ve ‘dünya hükümetine doğru’ yelken açtığı söylenen Dünya Ticaret Örgütü askıya alındı. Birleşmiş Milletler, kendisine beslenen son umut kırıntılarını tüketti. Yalnız kalmış Dünya Bankası kamu-özel ortaklıklı son özelleştirmeler atağının ötesine geçemez oldu. Avrupa Birliği’nin Kopenhag Kriterleri, yerini başkentlerin kendi kriterlerine terk etti. Üzerimizdeki boğucu ve onur kırıcı AB himayeciliği sona erdi.
*
Küreselci militanların, artık eskisi kadar kibirle olamasa da, sihirli reformculuklarını konuşturmaya yine gayret ettiklerini görüyoruz.
İlginçtir; küreselci kadroların idari reforma ilişkin lafları, 15 Temmuz gibi bir açık saldırı ve işgal denemesine karşın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından yine duyulabiliyor.
Bu cenahın son toplu sesi, yeni kurulan ‘iyi parti’nin taslak programından geldi. Tepki çok olunca, küreselci reform sözü veren o paragraflar, program resmen ilan edilmeden önce metinden temizlendi. Ama izleri zihnimizde kaldı.
Bu sesler ve izler önemli.
*
Neden önemli?
Çünkü, Türkiye’de, en temel özellikleri ulus-devlete karşı düşmanlık olan kesimlerin raporladıkları ‘idari reform’ tuzakları, siyasetin ve toplumun başlıca kesimlerince yeteri kadar net görülmüyor demek ki!
*
Oysa çok ama çok net görmek gerekir.
(1)Başta etnik gruplara dayalı ‘eşit vatandaşlık’ ve federasyondan başka anlama gelmeyen ‘ortak vatan’ sözlerinden ibaret, ilki toplumu ikincisi toprağı bölen saldırganlığa;
(2)AB merkezlerinden yayılan, ‘hizmette halka yakınlık ilkesi’ diye süslenmiş, günün tarihsel ortamında federasyondan başka bir şey ifade etmeyen ‘yerellik ilkesi’ (subsidiarite) savunuculuğuna;
(3)Devlette yetkilerin merkezi idareden mahalli idarelere devredilmesinden; merkezin yapabileceği işlerin sayılıp sınırlandırılmasından; böylece yerelin genel yetkili sayılmasından; bunu ‘Mahalli İdareler Çerçeve Kanunu’ ile sağlamaktan söz eden siyasetlerin sinsiliğine;
(4)Bu devretmelerden sonra merkezi idarede kalacak işlerin de, hizmet yerinden yönetim kuruluşlarınca görülmesini sağlamaktan söz edenlerin, aslında devlet tüzelkişiliğine son vermek peşinde koştuklarına;
(5)Devlet personelinin sözleşmelilik esasına dayandırılmasından, memurluk sisteminin kaldırılmasından söz etmenin, yukarıdaki dört esasın bir parçası olduğuna;
Çok dikkat etmek ve bu girişimler karşısında uyanık olmak gerekir.
*
Kural basit:
Kamu yönetimi, yani devlet idaresi, her ülkede ülkenin içinde bulunduğu koşullara ve o ülke çocuklarının gelecekte ulaşmak istediği hedeflere göre düzenlenir.

Bizim kaderimiz, yukarıdaki beş bacaklı ‘kamu yönetimi projesi’ ile yükselmez. Tam tersine, bu tehdidi kavrayamama kusuru, kaderimizi saldırganlara teslim etmek anlamına gelir.

[BAG, Aydınlık, 26 Kasım 2017]