15 Haziran 2017 Perşembe

TERCÜME AKILLA MÜCADELE


1950’li yıllar, pekçok başka ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de Amerikan demokrasisine hayranlık arşa çıkmıştı. Amerikan mucizesini biz de yaşayalım diye, üniversitelerde ders programları yeniden biçimlendirilmişti.
Devleti nasıl örgütleyelim? Kendimizi nasıl yönetelim? Bunlar can alıcı sorulardı. Amerika en son, en iyi, hatta en mükemmel yolu bulmuştu. Fazla söze gerek yoktu; başarısı bunu kanıtlıyordu. Amerika’nın elindeki şey ‘evrensel yönetim bilgisi’ meşalesiydi. Mucize bize Marshall yardımlarının ardından ‘amme idaresi’, Türkçesiyle ‘kamu yönetimi’ adıyla geldi.
*
Geldi, ama itirazlar da yükseldi.
Yeni gelen şeyde tuhaflıklar vardı.
1956 yılında İstanbul’dan Prof. Dr. Sıddık Sami Onar bir makalesinde, Türkiye ‘iptidai bir memleket değildir’ diyordu. Türkiye’nin devlet yönetimi geleneği çok güçlüydü. Bizde “taklid değil tekamül kanunları”nın işlediğini söylüyordu. Oysa Amerikan mucizesi ‘amme idaresi’ ya da ‘idare ilmi’ denen şey, Türkiye’nin hiçbir geçmişi ve hiçbir kurumu yokmuş da, herşey boş bir sayfaya ilk kez yazılacakmış gibi davranıyordu. Olacak gibi değildi. Onar “mazi [geçmiş] ve hal [bugün] bir kül [bütün] olarak ele alınmalıdır” diyordu.
Aynı dönemde, 1958 yılında Ankara’dan Prof. Dr. Tahsin Bekir Balta “yurdumuzda kendi anlayış ve ihtiyacımızın verisi olan bir idare ilminin gelişmesi için” çalışmamız gerektiğini yazıyordu. Yoksa ilelebet “yabancı çalışmaların verilerini aktarmak zorunda” kalacaktık. Balta’ya göre yönetim sorununa liderlik, personel gibi konulara odaklanmış olan “Amerikan örneğinden farklı” bakmalıydık.
*
Ama nasıl bakabilirdik ki?
Okullarda okutulan ilk ders kitapları, Amerika tarafından Türkiye’de görevlendirilmiş olan Amerikan uzmanların ders notlarıydı. 1954 yılında Marshall Dimock, 1956 yılında Albert Gorvin tarafından verilen derslerin notları…
1960’lı yıllarda, bu kimselerce ya da Amerika’ya gönderilerek yetiştirilmiş yerlilerin Türkçe’ye çevirdikleri Herbert Simon, Bernard Gournay adlı yazarların ders kitapları kullanıldı.
Fikirde ve uygulamada taklitçilik, kuram ve yöntem bakımından özgün bilgi üretecek kurumlar oluşturulursa önlenebilirdi. Böyle kurumlar oluşturmadık. Sonraki yıllarda Amerikan uzmanlar buraya gelmediler; biz kadrolarımızı oraya gönderdik. 1970’li yıllardan itibaren ders kitaplarını yerli kadrolar yazdı; doğal olarak Dimock’ların yolunda takılı kaldık.
*
Kaldı ki, 1950’lerin Amerikan ekolünü besleyen eski bir dip akıntısı da vardı. 1870’lerin liberal iktisatçısı Ohannes, yalnızca iktisat zihniyetiyle ilgilenmemişti. Dönemindeki yönetim derslerini de o ve arkadaşları yürütüyordu. Uzun yıllar boyunca “Usul-i idare-i mülkiye”, yani devlet yönetimi derslerinin hocaları bu ekipti.
O tarihte liberallerin göbek bağı Atlantik ötesi değildi ama berisiydi; İngiltere idi. Zaman içinde birbirlerine geçtiklerine göre aynı kutup sayılır. Yani Amerikancılık öyle yarım asırlık bir şey değil; epeyce eski. ‘Başarıları’nın gizi tarihte gizli.
1870 – 1910 arasında da ‘kendi gerçekliğimize uygun yönetim bilgisi üretmeliyiz’ diyenler eksik olmamıştı. Ne var ki, iktisatta Akyiğit çizgisindeki yönetimcileri Onar ve Balta’ya, böyle hocaları bizlere bağlayan gerçek bilgi köprüleri kurulamadı.
*
Tercüme akıl, sermaye ve onun yanısıra devlet gücünün desteğiyle iş görüyor. Kesintilere uğrasa da varlıklarını uzun zaman sürdürmeleri böylece mümkün oluyor. Bu akıl türüyle mücadele elbette öğütle olmaz. Çıkış yolumuz bireysel çabalarla da bulunamaz.
Bir ‘siyaset aklı’na, bir ‘devlet aklı’na ihtiyacımız var.

‘Türkiye Aklı’nı inşa edebilmek için gereken toplumsal ve kültürel zemin var. Bütün mesele, bunu gerçekleştirebilecek iradenin harekete geçmesinde. 

11 Haziran 2017 Pazar

LİBOŞLARIN SON ARAYIŞLARI: Sanayi 4.0


Küreselciliğin “değişmeyen ya delidir ya ölü” veciz sözüyle başlayan ulus devletleri tasfiye etme ve dünyayı küresel (kendisi) ile yerel etnikler arasında küçük lokmalara çevirme stratejisi, 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başında herkesi adeta teslim almıştı. Tuttuğu yol-yordam ise yeni değildi. Neresinden baksanız, en azından iki yüzyıllıktı.
*
Serbestiyetçilik... Açıklık... Rekabetçilik... vb.
Bunların pratikte iki anlamı vardı.
Birincisi, ülkeler kendilerini diğer ülkelere kapatmayacaklar; korumacılık yok! Bırakınız geçsinler! Böylece zamanın İngilteresi üzerinde güneş batmayan imparatorluk olmuş, onun yanısıra birkaç ülke de dünyanın büyük sömürgecileri olma fırsatı yakalamışlardı.
İkincisi, ülkeler devlet eliyle yürümeyecekler; herşeyi özel sektöre bırakacaklar! Bırakınız yapsınlar!  Böylece dünyanın çok ama çok geniş bir kesimi, birkaç sömürgeci ülke işlerini görebilsinler diye elleri ve ayakları bağlı hale getirilmişti.
Küreselcilik işte bu eski ruhu diriltti. Dünyaya çok zarar verdi. Ama vuslata eremedi ve çöktü.
*
Şimdi bunun çöküntüleri arasında, ellerine yeniden fırsat geçirebilmek için didinenler göze çarpıyor. İkiyüzyıldan beri ve küreselcilik atağında da takındığı o değişmeyen edayla, aynı sözlerle ve aynı “kaçınılmazlık” tehditlerini savurarak...
Bildiğiniz gibi, anadilleri Amerikan İngilizcesinde adları liberal demokrat olanlar, Türkçe’de kendilerine özgürlükçü demokrat diyorlar. İşte bu son liboşlar, her zaman yaptıkları gibi şimdi yine “yeni” bir durumdan dem vuruyorlar: Sanayi 4.0.
Bu fikirden dem vurup “yeni sanayi geliyor ve serbestiyet – açıklık istiyor!” diye yazıp çiziyorlar.
*
Sanayi 4.0 fikrine göre sınai üretim sistemi ve dolayısıyla bütün yönetim dünyası bir kez daha büyük bir değişim dalgası içine girecek. Sanayileşme sürecinde 18. yüzyılın sonlarındaki buharlı makineler birinci kuşaktı. 20. yüzyılın başında fordizm diye bilinen seri üretim teknikleri ikinci kuşak oldu. Aynı yüzyılın son yarısında ortaya çıkan CNC –bilgisayar kontrollü tezgahlar üçüncü kuşaktı. Şimdi dördüncü kuşak teknik, akıllı fabrikalar dönemini açacak. Üretimin birbirine bağlı bilgisayar ağlarında internette olacağı ve kararların giderek bilgisayarın kendisi tarafından alınacağı bir fabrika sistemi... İnsansız, robotlu üretim…
Fikir kabaca böyle.
*
Mesele bu sınıflandırma doğru mu; bu olur mu olmaz mı meselesi değil. Almanya başta, Türkiye’de de bu konuyu ele alan platformlar kurulmuş durumda. Bilim-kurgu romanları böyle konuları çoktan beridir işliyorlar. Hollywood bunların sayısız filmini yaptı.
Mesele, son liboşların “Sanayi 4.0 ulusal devletle ve bunun korumacılık politikalarıyla bir arada yaşayamaz” yazıları döktürmeye başlamış olmaları. Savundukları ideolojiyi, “teknolojinin zorunluluğu” gibi göstererek mevzilerini koruma derdinde ve çok gayretteler. Yine ‘başka alternatif yok’ gevezeliğinin hazırlığındalar.
*
Kimbilir, belki Sanayi 4.0 adlı “gelen yeni şey”, birkaç yıla kalmadan unutulup gidecek. Ama gerçek şu ki, bilim – teknik alanındaki gelişmeler üretim ve yönetim sistemlerinin yeniden yapılanmasını gerektiriyor. Bu yapılanmanın nasıl olacağı ise, son liboşların sahtekarca ileri sürdükleri üzere teknolojinin zorunluluklarına değil bizim tercihlerimize bağlı.
Son liboşlar, yeni-Ohanneslerdir. Ohannesçiliğin bize ne edebileceğini, son iki yüzyıldır yeterince öğrendik. Bunların aklından güdüklükten başka bir şey üremiyor.
Ve kuşku duymamalıyız ki, öncekiler gibi şimdiki teknikler de yeni-Ohanneslerin piyasacılığını değil, tam tersine, kamu gücünün planlamacılığını işbaşına çağırıyor.
Bağımsız kalkınma ve adil bölüşüm, ancak devlet gücünün planlı önderliğiyle mümkün. Ülkemizin önünde bir fırsat daha var.

Bunu da tercüme akıllara kaptırmayalım.

4 Haziran 2017 Pazar

TERCÜME AKILLA BURAYA KADAR


Son otuz yılımızın “yönetişim devrimi”ni hatırlıyor munuz? Neo-liberallerle anarşistleri, sosyalist/sosyal demokrat geçmişlilerle siyasal İslamcıları tek potada birleştiren o büyük atağı?
*
Daha az devlet daha çok toplum diyen çok-solculukla optimum – etkin devlet diyen özelleştirmeci neo-con’lar, dünyaya bol paralı “think-thank”lerinden ve “strateji merkezleri”nden yakıcı ışıklar yayıyorlardı.
O pota dıştan kurulmuştu. Tarihsel belalımız tercüme bilginlik yine görevini yapmış, sayelerinde “yeni” kavramlar ve “yeni” yöntemler her yanımızı sarmıştı.
Dış ses modernizm bitti, post-modernizm çağı geldi diyordu; tercüme akademi bunu aktarmaya koyuldu. Küresel tekellerin zirveleri fordizm bitti, artık esnek üretim zamanlarındayız diyordu; bizim tercüme özel sektör kendi atölyesindeki duruma bakmayı reddedip o şablonu raporlamaya koyuldu. Dışarısı bürokrasi bitti, artık tüm iktidar sermayeye diye yön gösteriyordu; bizim tercüme bürokrat memleketin durumuna şöyle bir göz atmayı bile gereksiz sayıp bunun yönetmeliklerini yazmaya oturdu.
Bu şaşaalı felsefi sözlerin, mucizevi yönetim usullerinin [örneğin toplam kalitecilik] pratik görüntüsü, sonuçlarıyla birlikte herkesin bilgisi dahilinde: Özelleştirme, yabancılaşma, etnikçi yerelcilik… Vatandaşın müşteri olarak görülmeye başlanması… Memurluğun tasfiyesi, yerine piyasacı ‘çalışan’ şırıngası… Hemşeriliğin, elbette etnik kimliğiyle bir bütün olarak, vatandaşlık kurumunun yerine geçirilme gayretleri… Planlamanın yok oluşu, üretim gücünün kırılması, geleceği kuracak tüm devlet ve toplum mekanizmalarının sökülüşü…
*
Ama müjde!
Şimdi, o “yeni”leri kuran küresel merkezler dağıldı. ABD’de ve AB’de iktidar yitimine uğradılar. Artık iktidar bloğu değiller. Almanya’nın başbakanından çıkan “artık başkalarına güvenemeyiz, kendi başımızın çaresine bakacağız” sözü sonuncu kanıt.
Merkez dağılınca yerli şubeler de kırıldı. Ergenekon – Balyoz acımasızlığı, küreselciliğin ülkemiz üzerinde kasırga estiren son büyük atağıydı. Bu kumpas açığa çıktı; ardından sökün eden olaylara bakın!
Ama dikkat! Kırık potalardan bürokratik mekanizmalara yerleştirilmiş olanlar, devletin sürekliliği çerçevesinde, kendi başlarına iş görmeyi sürdürüyorlar. Evet cansız, güvensiz, geleceği belirsiz…
Ne var ki “eylem planı”, “strateji belgesi” başlıklarıyla resmi devlet belgeleri olarak yerleştirdikleri politikalar dosyalarda duruyor ve halâ yürürlükte. Bunlar, hendek kazıcılığından 15 Temmuz’a uzanan can yakıcı olayların ateşi altında, kapalı siyaset oyunlarının puslu baskısı altında bir dip akıntısı gibi Türkiye’yi felç etmeyi sürdürüyorlar.
*
İktidar, 16 Nisan 2017 referandumunun ardından, fiilen başına cumhurbaşkanının geçtiği keskin bir ‘yenilenme’ yaşadı. Büyük ölçüde, şimdi tasfiye ettiği kadroların hazırladığı bu eylem planlarıyla strateji belgeleri bakımından herhangi bir ‘yenilenme’ işareti vermiyor. Böyle bir niyeti ya da hedefi var mı? Göründüğü kadarıyla o da yok.
O zaman bu nasıl ‘yenilenme’?
*
Son otuz yıl boyunca, tercüme akılların ülkemize transfer ettikleri yıkıcı politikalara karşı eleştiri ve reddiye görevimiz vardı. Yapabildiğimiz kadar yaptık.
Şimdi, transferci – aktarmacı politikalar merkezsiz ve sahipsiz kaldı. Ama madem yerleştirildikleri kamu mekanizmaları içinde yuvalanmış duruyorlar, o halde şimdi yapılması gereken, asit gibi iş görmeyi sürdüren bu artıkları ortadan kaldırmak.

Kördüğüm olmuş sorunların çözümü, “İkinci Nesil Ekonomi/Yönetim Politikaları” denen küreselci ideolojiye ait serinin tasfiyesinde gizli.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

ŞU 'REFORMLAR' DEVLETE NE YAPAR?


Yapısal reformlar sözü, küreselci neo-con gücün ulusal devleti çözme stratejisinin adı. Küreselcilik çöküp gitmiş; bu ardçı dalga kıyıya vurup duruyor.
*
Söze konu reformların devleti çözmeye odaklanmış ikinci neslinin iş listesi, uzun zamandır hemen tüm ayrıntılarıyla bilgimiz dahilinde.
İlk sırada para politikası var. Ulusal siyasetten bağımsız, küresel piyasa odaklarına bağlı para politikası için Merkez Bankası’nın nihai “bağımsızlığı”. Cumhurbaşkanının bu konuda çok yerinde çıkışları ‘Merkez Bankası’nın bağımsızlığına sözüm yoktur, ama uyarımı yapacağım’ sözüyle noktalandı. ‘Olmaz öyle şey’ sonucuna varamadı.
İkinci sırada temel sektörlerin, reformcuların diliyle ‘hassas sektörler’in yönetimini ulusal devletten ayırmak operasyonu var. Bunların yönetimini ulusal siyasetten alıp sektörün küresel ajanslarına bağlayan 2001 Kemal Derviş doğumlu düzenleyici ve denetleyici kurullarını (üstkurullar) canlandırıp yaymak. Son beş yıldır cilaları ve ‘ulusaldan özerk’ halleri epey sökülse de yerlerinde duruyorlar.
Bakanlık sistemini tasfiye etmek. Bakanlıkları devlet tüzelkişiliğinden çıkarıp her birini özerk kuruluşlara dönüştürmek. 16 Nisan referandumuyla bakanlıkların tümü cumhurbaşkanına devredildi. Bakanlıklara ilişkin tüm yetkilerin cumhurbaşkanına verilmesi, bu hedefin gerçekleştirilmesini mi sağlayacak?
Kamu personel rejimini memuriyetten temizleyip piyasa tipi sözleşmeli istihdam edilen çalışanlardan ibaret bir yapıya çevirmek. Özerk kurumlar, sözleşmeli personel ister. 1990’lardan beri süren, 2005 yılında arşa çıkan bu personel reformu, şimdi yine dillerde dolaşıyor.
Devlet emeklilik sisteminin tasfiye edilmesi ve ilk adımları atılan otomatik bireysel emeklilik rejiminin genişletilmesiyle tüm fonun bu piyasa sistemine aktarılması. Otomatikliği kusurlu olsa da, bu yönde adım atıldığı malum.
Özerkleştirilmiş kamu kurumlarının gelirlerini kendilerinin yaratması hedefi çerçevesinde piyasa kuruluşu haline getirilmesi… Belki de Nihat Zeybekçi’nin geçtiğimiz günlerde “vergi toplama işi özelleştirilmeli” sözü bu damarın atışıydı!
Yönetim yerine kamu yetkilerini aralarında yerli – yabancı ayırım yapmaksızın özel sektör ile sivil toplum örgütleriyle paylaştırmaktan ve zamanla yetkileri bunlara devretmekten başka muradı olmayan “yönetişim”cilik. … Acaba Başbakan Binali Yıldırım’ın prompterden okuduğu konuşmalarında duyduğumuz ‘yönetişim’ lafını, İkinci Nesil Reformcuların danışmanlıklara yerleştirilmiş olduğuna işaret saysak mı!
Ve elbette, bu listenin olmazsa olmazı: Merkeziyetçilik ilkesinin kırılması ve ademi merkeziyetçilikle yerelleşme, bölgeleşme, federalleşme… AKP belgelerinde bol miktarda bulunabilecek bir vaat olduğu hemen herkesin malumu.
*
Yapısal uyum reformları…
Bazı yetkililerin ağzından, şu çökmüş küreselciliğin ekonomi ve yönetim sistemi planına ait parçaları duymak, çoktan durmuş bir motorun sıcaklığını duymak gibi bir şey!
*
Oysa, bu planın tüm yapı taşları eridi.
Bu planın en küçük hücresi, vatandaşı müşteri’ye dönüştürmekti. Türkiye’de hendek kalkışmalarından ve 15 Temmuz işgal girişiminden sonra herhangi bir siyasal iktidarın, özellikle de şimdiki iktidarın halkı ve vatandaşları ‘devletin müşterisi’ derecesine indirmesi artık olanak dışı. Dünya genelinde ise küreselcilik adına ulusal varlıkların aşağılanması devri, pek açık ki kapandı.
Bu durumda yerli – milli deyip, bu yabancı ve gayrımilli kokuşmuş yönetim sistemi planıyla yürümek olur mu? Olmaz.

Ne var ki AKP’de kendileri çoktan tasfiye edilmiş bulunan küreselci kadroların kaleme aldıkları belgeler oldukları yerde duruyor. Neo-con’lar kenarda, ama planları halâ sahnede…
[BAG, Aydınlık, 31 Mayıs 2017]


30 Mayıs 2017 Salı

ŞU 'REFORMLAR' ŞARKISI NE DİYOR?


İktidar partisi 2019 takvimini sistemli biçimde yürütüyor.
Ama en temel politikalar bakımından manzara farklı.
*
İktisat politikaları bakımından hükümetten Mehmet Şimşek ve gazetelerde kimi ‘ekonomi yazarı’ etiketli kimseler, ‘reformlar’dan söz ediyorlar. Bunlar ne ‘reformlar’ı?
*
Anlaşılıyor ki, kastedilen reformlar, Ahmet Davutoğlu’nun Kasım 2014’te başında olduğu hükümetin Yapısal Dönüşüm Paketi olarak ilan ettiği, bir yıl sonra 2015’te yine Kasım ayında hükümetinin yol haritası olduğunu söylediği, o zaman 2019’a kadar başbakan olacağı sanılan Davutoğlu’nun piyasaları memnun ettiği vaatler. İngiliz Financial Times gazetesinin piyasalarda reform yapma sözü diye beğenerek özetlediği şeyler.
Davutoğlu hükümetlerine ait olan o yapısal reformlar Ali Babacan damgası taşıyordu. Babacan bunlara “İkinci Nesil Ekonomi Reformları” diyordu. Bunun ilk nesli 1980 – 2000 arasında idi. 2000 geçiş süreci dersek 2008 krizinden sonra ikinci nesil reformlar lafı ortaya çıkmıştı. Buna “İkinci Washington Uzlaşması” diyenler de var. Kısacası küreselci kuvvetlerin işleri toparlama derdiyle giriştikleri, sonuçta yine ulusal devleti çözecek olan işler. Bizde 12 Eylül’le başlayan ‘reformlar’ birinci kuşak idi; 2001 Kemal Derviş programı birinciden ikinci nesle ‘geçiş’i temsil etmişti. Babacan’ın sözünü ettiği atak, Derviş’le başlayan bu süreci tamamlamaktan başka bir şey değildi.
Yabancı ve gayrı milli programa devam!
*
İktidarın 2019 takviminin gerisinde piyasaları coşturup halkı borç verenlerin ipoteklerine ve Türkiye’yi daha da derin bağımlılık batağına gömen, küreselcilik artığı o reformlar mı var?
*
Kısaca ‘reformlar’ deyip geçilen bu şey, çöküp gitmiş küreselcilikten arda kalmış bir garabettir.
Mali disiplin; parasal disiplin; yani kamu yönetimini ve kamu hizmetini daraltmak, kamu kurumlarını siyasetten ayırıp piyasalara bağlamak amaçlı devlet reformu… Şirketlerin finansmana erişimini kolaylaştırmak; yani kredi verenin ipotek haklarını genişletmek gibi yollarla küresel para satıcılarını kollamak, ulusal özel sektörde borçlanmayı malı mülkü ipoteğe vererek teşvik etmek … İşgücü piyasasında maliyetleri düşürmek; yani ücretleri bastırmak ve iş güvencesini daha da sınırlandırmak…
*
IMF’siz Türkiye’deki IMF’ci yerliler, yerlilik ve millilik görüntüsü altında, belli ki iktidarın önüne derli toplu büyük plan koyabilen tek aktör biziz nasılsa! deyip işlerini yürütüyorlar. Elbette onlara bu yetmiyor. Bir zamanlar olduğu gibi isimleri ve cisimleriyle yine dümene geçmek için didinip duruyorlar.
*
Bu ‘reformlar’ için daha 10 yıl önce “toplumun geniş kesimlerinde davranış değişikliklerine yol açacağı için, geniş bir toplumsal mutabakat önkoşuldur” diye açık açık yazmışlardı. Reformlarının uygulamaya konan parçaları “çözüm süreci” başta olmak üzere “düzenleyici ve denetleyici kurulculuk”, “bağımsız merkez bankacılığı” ve “yeni anayasa” parçaları türlü bunalım görüntüleri altında büyük maliyetlerle reddedildi.
Artık IMF’siz IMF’ciliğe karşı Türkiyeci bir yanıtın yükselmesi şart.
*
Peki böyle bir yanıt var mı?
19. yüzyılın İngiliz serbestçisi, yabancı ve gayrımilli Ohannes programı ortalıkta halâ kol geziyor. Hatta iktidarın masasına yayılmış, gazete köşelerinden akıl hocalarıyla destekleniyor.
Ne iyi ki bunun garantörü IMF niyet mektupları ve koca Türkiye’ye halatını geçirmiş AB ‘çıpası’ yok. Dolayısıyla içerideki temsilcileri de eskisi gibi özgüvenli değiller.

Ama panzehir, dertleri toptan çözecek ulusal kalkınmacı Akyiğitzade programı nerede? İşte asıl mesele burada, gönüllüsü çok da o büyük paket ortada yok.

[BAG, Aydınlık, 28 Mayıs 2017]