25 Şubat 2018 Pazar

YENİ DÜNYA SİSTEMİNE HAZIRLANMAK


Siyasette bir kez daha herşeyin basit ve net hale geldiği bir döneme girdik.
Dünyanın bir bölümünde Batı, bir diğer bölümünde Batı’dan gına getirmişler var.

Batı habire aynı şeyleri söylüyor. Demokrasi ile insan hakları. Kendine “uluslararası toplum” adını yakıştırmış. Şu ya da bu Batılı ülkenin başındaki adam ya da kadın ‘uluslararası toplum olarak biz….’ diye konuşunca, Batı dışındaki dünyanın çok korkacağını hesaplıyor. Korkutmacası öyle sözle de değil. Yalanlardan gerekçeler dağı yaratıp Irak’ı işgal eden, Kuzey Afrika ülkelerini Arap Baharı adı altında perişan eden oydu, “uluslararası toplum”! İşgalci doğası gözler önüne serilince pek de sıkışmadı; Batı’da isim, şapka çok. Kâh Avrupa Konseyi kâh Birleşmiş Milletler şapkasını takıp o ülkeye bu ülkeye ‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’ hatırlatmaları yapan yine aynı Batı. Çizgisinden sapan mı var! Çizgisinden sapan, Batı’nın gözünde, coğrafyasını “dünyaya kapalı” hale getirmekten suçlu. Onlara taktığı adlar belli: Otoriter. Totaliter. Diktatör. Bizde bu yaftalara Firavun adını eklemeye heves eden de çok.
*
Artık biliniyor ki, “demokrasi ve insan hakları”, usandırıncaya kadar yinelendiği gibi “evrensel” değil. Bunun evrenselliği, Batı hükümranlığını ezel-ebed kılma işlevi gören bir garanti sistemi olmasından ibaret. Uluslararası toplum diye bir kimlik yok; bu, üç-beş ülkeyi mesken tutmuş dünya hegemonunun kendi kendine taktığı bir isim. Bazı kaynaklara göre isim babası, Irak işgalcisi eski İngiltere başbakanı Tony Blair. Birleşmiş Milletler, artık, kürsüye çıkan Chavez’in tütsüyle şeytan kovduğu yer. Avrupa Konseyi, bugünkü Doğu Avrupa ülkelerinin haklı talepleri karşısında yirmi yıl önceki özgüveninden eser kalmamış bir karmaşa. AB’nden ise söz etmeye bile değmez. Eski sosyalist ülkelere dayattığı Kopenhag Kriterlerinin yerini, çoktan ülke başkentlerinin kriterleri almış durumda.
Artık Batı, bir ülkeye “dünyaya kapandı” diye yüklendiğinde, bu söz çoğu kulağa “demek bir ülke daha Batı’dan koptu!” şeklinde ulaşıyor.
Batı, bir ülkenin üzerine “demokrasi ve insan haklarına aykırılık” diye yürüdüğünde, çoğu kimse bunu, “bak sen, Soros vakıfçılığı bir ülkede daha açığa çıktı demek”! diye görüyor.
Batı’nın batış çağı, gözlerimizin önünde yaşanıyor.
*
Şimdi doğan şey, ağırlığın dünyanın Doğu’suna kaydığı gerçek bir yeni dünya sistemi. Bu sistemin kurucusu, Batı’nın işgalci saldırganlığı karşısında direnişe geçen ve haklı savaşlara girişen ülkelerin siyasi, iktisadi ve kültürel birliktelikleri olacak. Karadeniz’deki gibi, Astana’daki gibi, Şangay’daki gibi.
Çöken Batı, şimdi bu birlikteliklere saldırıyor.
Rusya’da Çin, İran, Türkiye ile birlikte hareket etme iradesine; Türkiye’de Rusya ve İran ile ortaklıklara; İran’da Rusya ve Türkiye ile dayanışmaya karşı çıkan yerli Batıcılar, bu ülkelerin zorunlu ve doğal dostluklarına karşı, tarihten savaşların listelerini çıkarıp yan yana gelmemeleri için hummalı çalışmalara girişmiş bulunuyorlar.
Elbette bununla yetinmiyorlar.
Bazıları korkutmaca oyunundalar. Televizyon ekranlarından, ABD’si AB’si ile ülkeleri çökertme planları çok açık olmasına karşın “Batı çözülse de çok güçlü; onunla kavga olmaz!” aklı satıyorlar. Artık “değerler”den söz etme devrini kapatmışlar, “reel-politik ustalığı” sergiliyorlar.
Bazıları ise daha da cevval. “Batı’ya karşı direneceğiz de, -ülkesine göre konuşarak- Rusya’nın, İran’ın, Çin’in, Türkiye’nin uydusu mu olacağız” diye sözde bağımsızlık fedailiği sergiliyorlar.
*
Yalnızca Türkiye’ye değil, yalnızca Rusya ve İran’a da değil, tüm Doğu Avrupa ülkeleriyle Orta Asya ve Arap ülkelerindeki tartışmalara bakalım, aynı eksen üzerinde aynı şeyleri tartışır haldeyiz. Zamanımızın gerçeği bu tartışmalardır.
Gideni yeterince biliyoruz. Şimdi geleni iyice anlamanın derinden kavramanın zamanıdır.


[BAG, Aydınlık, 25 Şubat 2018]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder